biliyorum; bu son kaydı okuduğunda, son kayıttan bu kayda kadar geçen zaman boyunca ne yaptığımı soracaksın. belki de ukalâca, "boş kalan bu kadar zaman için kendinizi affettirebilir misiniz?" diye ekleyeceksin. neyse, bunu zamanı gelince cevaplarım. muhtemelen geriye kalan ömrümün yarısında soracağın soruları cevaplıyor olacağımdan hareketle, - şimdilik - bu soruyu cevaplamama hakkımı kullanıyorum.
aslında - öyle ya da böyle seni de ilgilendiren - çok şey oldu bu zaman aralığında. fakat kural değişmedi; zamanı gelince öğreneceksin, sözüm söz.
örneğin; ilk fotoğraflarını çektik. tabii ultrason denen teknoloji sayesinde oldu bu.
bu konuya daha sonra ayrıntılı bi' şekilde değineceğim fakat bilmelisin ki ilk fotoğrafların yüzünü annenden aldığını gösteriyor. ve bence bu gayet iyi olmuş. zira benimki gibi gözlük kullanımına bağlı gelişen hafif kemerli bir burnun olmasını istemeyiz, yanılıyor muyum? elbette, burada kendimi sağlama alıp ultrasonun görmemize izin verdiği kadarını değerlendirebildiğimizi söylemeliyim. dedim ya kendimi sağlama almalıyım :) örneğin; henüz gözlerin ile ilgili olarak bir fikrimiz yok. annen benim gözlerime benzemelerini istiyor. bunun birkaç nedeni var. tabii burada gözlerimin ne kadar güzel olduklarını ve ne kadar çok kadın tarafından melül melül izlendiklerini anlatacak değilim.
sadede geleyim ve bu seferlik kısa keseyim;
güzel kızım, ultrason belki seni görmemize, gözlemlememize, tıpkı yukarıda bahsettiğim kadınların gözlerimi izlerken yaptıkları gibi melül melül ve sevgiyle izlememize olanak tanıyor ama bizim için senin ilk fotoğrafın şu aşağıda gördüğündür.
seni seviyoruz.
baban.
7 Eylül 2014 Pazar
28 Haziran 2014 Cumartesi
neden yazıyorum?
bunu da yazmam, not düşmem gerektiğini düşündüm. neden yazdığım pek de önemli gelmeyebilir sana. bugünlerde yeni nesil için önemli bi' şey bulmak zor zaten (bu cümle aynen aklımdan geçti, yazdım ve sonra anladım ki tipik ebeveyn tripleri meğer başlamış bende!)
ne diyordum? (bak bu cümle de yaşlılık göstergesi oldu bu günlerde)
yazıyorum çünkü;
1. bu dönem boyunca yaşadıklarımızı hatırlamanın, anmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum. tamam, belki bu neden sana anlamlı gelmeyebilir, fakat en azından annen ve benim için bi' yerlerde kayıt altında dursun. açıkçası özellikle bebekliğinin ilk 12 ayı boyunca yaşananları annesinden, babasından, teyzesinden, eniştesinden, ablalarından toplamda 145 bin 896 defa dinlemiş biri olarak bunun hoşuna gitmeyebileceğini biliyorum. bu ihtimali göze alarak seni bir işkenceden daha doğmadan kurtarıyorum. diğer ihtimalde ise; yani olur da bütün bunları binlerce defa dinlemekten, anlamakta zorluk çekeceğimi düşündüğüm bir zevk alacaksan da - en azından şimdilik - detayları unutmamızın önüne geçmiş oluyorum. her halûkârda senin işine yarayacak bi' şey yapıyorum.
145 bin 896 deyince aklıma geldi. daha altı aylıkken annemden - yani babaannenden - ayrılıp teyzemlere - yani diğer babaannene - gitmişim. hem de uçakla. fiyakaya gel, 70lerin sonunda Türkiye'de altı aylık bebekken uçağa biniyorum. asıl noktayı atlamayalım; teyzemlerin beni karşılaması, iki hafta boyunca geceleri gram uyku uyumamam, suratlarına bakıp ağlamam ve evdeki diğer hallerim hakkında etrafımızdaki birçok insanın bilgisi vardır. sanırım sen böyle olmasını istemeyeceksin. ya da istersen de sorun değil.
2.bi' şeyleri kayıt altına almayı seviyorum. sanırım bu içdürtü bende fotoğrafa başladıktan sonra pekişti. yani bi' şeyleri belgelemek - özellikle görsel olarak - hoşuma gidiyor. fotoğraf ve kayıt etmek ya da belgelemek demişken, sanırım geçmişten gelen bi' ince sızı var bende bu konuda aynı zamanda. bebekliğime dair üç-dört fotoğraf ancak bulabilirim şimdi arasam-tarasam. çocukluğumu sorsan durum değişmez; belki 10 tane buluruz. bunu fark ettiğimde lise son sınıftaydım :) biraz geçti. kafam geç bastığından değil tabii. büyürken insan bunları atlıyor. sanırım bu biraz freudyen bi' yaklaşım oldu; yani "sorunun kaynağını bulmak için çocukluğuna inelim" klişesine girdi. Freud'u sevdiğimi söylemiş miydim?
3.hayatımla ilgili kayıt altına aldığım ne varsa, sonraları gördüğümde, okuduğumda hoşuma gitmiştir. o kayıttaki olay trajik dahi olsa... sanırım Freud beni incelemeden öldüğü için şansız hissetmeli.
4. tabii bir de diğer insanlar var. yazdıklarım onlara da iyi gelebilir, gelecekte onların da belki işine yarayabilir. kim bilir? belki de gerçekten faydalanıp ekran başında teşekkür edenler olur. hayat böyle bi' şey artık.
bugünlük burada bitirmeliyim. dün gece yazmaya başladım. sabah anneni denize yüzmeye götürdük anneannenle. "dönüşte bitiririm" diye verdiğim sözü tutuyorum.
bu arada git gide geçici yaşam alanını büyütüyorsun.
not: bu hafta kaşların ve kirpiklerin yerlerini alıyor olacaklarmış. annen, benimkilere benzemesini istiyor, haberin olsun.
ne diyordum? (bak bu cümle de yaşlılık göstergesi oldu bu günlerde)
yazıyorum çünkü;
1. bu dönem boyunca yaşadıklarımızı hatırlamanın, anmanın anlamlı olduğunu düşünüyorum. tamam, belki bu neden sana anlamlı gelmeyebilir, fakat en azından annen ve benim için bi' yerlerde kayıt altında dursun. açıkçası özellikle bebekliğinin ilk 12 ayı boyunca yaşananları annesinden, babasından, teyzesinden, eniştesinden, ablalarından toplamda 145 bin 896 defa dinlemiş biri olarak bunun hoşuna gitmeyebileceğini biliyorum. bu ihtimali göze alarak seni bir işkenceden daha doğmadan kurtarıyorum. diğer ihtimalde ise; yani olur da bütün bunları binlerce defa dinlemekten, anlamakta zorluk çekeceğimi düşündüğüm bir zevk alacaksan da - en azından şimdilik - detayları unutmamızın önüne geçmiş oluyorum. her halûkârda senin işine yarayacak bi' şey yapıyorum.
145 bin 896 deyince aklıma geldi. daha altı aylıkken annemden - yani babaannenden - ayrılıp teyzemlere - yani diğer babaannene - gitmişim. hem de uçakla. fiyakaya gel, 70lerin sonunda Türkiye'de altı aylık bebekken uçağa biniyorum. asıl noktayı atlamayalım; teyzemlerin beni karşılaması, iki hafta boyunca geceleri gram uyku uyumamam, suratlarına bakıp ağlamam ve evdeki diğer hallerim hakkında etrafımızdaki birçok insanın bilgisi vardır. sanırım sen böyle olmasını istemeyeceksin. ya da istersen de sorun değil.
2.bi' şeyleri kayıt altına almayı seviyorum. sanırım bu içdürtü bende fotoğrafa başladıktan sonra pekişti. yani bi' şeyleri belgelemek - özellikle görsel olarak - hoşuma gidiyor. fotoğraf ve kayıt etmek ya da belgelemek demişken, sanırım geçmişten gelen bi' ince sızı var bende bu konuda aynı zamanda. bebekliğime dair üç-dört fotoğraf ancak bulabilirim şimdi arasam-tarasam. çocukluğumu sorsan durum değişmez; belki 10 tane buluruz. bunu fark ettiğimde lise son sınıftaydım :) biraz geçti. kafam geç bastığından değil tabii. büyürken insan bunları atlıyor. sanırım bu biraz freudyen bi' yaklaşım oldu; yani "sorunun kaynağını bulmak için çocukluğuna inelim" klişesine girdi. Freud'u sevdiğimi söylemiş miydim?
3.hayatımla ilgili kayıt altına aldığım ne varsa, sonraları gördüğümde, okuduğumda hoşuma gitmiştir. o kayıttaki olay trajik dahi olsa... sanırım Freud beni incelemeden öldüğü için şansız hissetmeli.
4. tabii bir de diğer insanlar var. yazdıklarım onlara da iyi gelebilir, gelecekte onların da belki işine yarayabilir. kim bilir? belki de gerçekten faydalanıp ekran başında teşekkür edenler olur. hayat böyle bi' şey artık.
bugünlük burada bitirmeliyim. dün gece yazmaya başladım. sabah anneni denize yüzmeye götürdük anneannenle. "dönüşte bitiririm" diye verdiğim sözü tutuyorum.
bu arada git gide geçici yaşam alanını büyütüyorsun.
not: bu hafta kaşların ve kirpiklerin yerlerini alıyor olacaklarmış. annen, benimkilere benzemesini istiyor, haberin olsun.
25 Haziran 2014 Çarşamba
başkalaşım
bu gece gebelik ile ilgili ilk aklıma gelen kelime bu oldu. sorma nedenini (yani ileride). biraz anlatayım kafamda bu kelimenin gebelik ile ilişkili olarak belirivermesini.
tam anlamı ile senin, annenin karnında her geçen saniye büyüyor olmanın, annenin genel tutum, hâl ve davranışları üzerindeki etkisinin adı bu.
öyle ki yıllardır tanıdığım anneni, özellikle bazı konularda tanıyamıyorum. en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim; bu işin güzelliği de biraz burada aslında.
örnek mi istiyorsun? bi' kere duyularında müthiş bir hassasiyet söz konusu. evde son bir ayda - yazıyla - dört farklı sabun kullandık. bi' de şöyle ifade edeyim; annen söz konusu sürede, evde kullandığımız sabunu üç kez değiştirdi. başlangıçta insanın kulağına çok masumane geliyor, değil mi? tabii bu son sabunu bulana kadar kaç kez alışverişe çıkıldığı, bu alışverişlerin her birinde toplam kaç sabun koklandığı ya da "hah! tamam işte bu sabunu kullanabiliriz" dedikten sonra o sabunun değiştirilmesi kararına kadar en fazla kaç gün geçtiği gibi ufak detayları atladığımızdan öyle geliyor sana.
bi' başka başkalaşım ise yemek ile ilişkili. sen annenin göbeğindeki yerine kurulmadan evvel, açıkçası yemek ile pek arası olmayan biriydi. sabahları kahvaltı etmek gibi bi' alışkanlığı yoktu. fakat güne filtre kahvesini içmeden başlamazdı. ne olursa olsun; yaşadığımız günün dünyanın son günü olduğu bilgisine ulaşmış olsak dahi; o kahve içilecekti! fakat senin varlığın filtre kahveyi tahtından etti. birkaç hafta önce, henüz uyanmış ve pijamalarıyla mutfağa inmişti ki aramızda şöyle bi' diyalog geçti;
b -> baban
a -> annen
(yukarıdaki anne-baba sıralamasına gel! subliminal çalışıyorum)
b: hayatım, kahve yapıyorsan benim için de bi' kaşık koyar mısın?
a: sevgilim, canım kahve çekmiyor. hâttâ bi' iğrenme geldi bana. o yüzden yapmayacağım.
b: nasıl? kahveden mi iğreniyorsun?
a: evet, sanırım uzun bi' süre içmeyeceğim.
b: başımıza taş yağacak! (tabii bu cümleyi iç sesim kurdu)
sanırım bunun benim için ne kadar şaşırtıcı olduğunu söylememe gerek yok. açıkçası daha annenin karnındayken başardığın bu şey, yıllardır herhangi bir gün kahvesini içmeyivermesi yönünde telkinlerde bulunan fakat bu telkinlerinin hiç biri - sayıyla 0 - sonuç vermeyen eşi ve sevgilisi olarak,
gözümü korkutmadı değil. diğer taraftan gelecekte iyi bir takım olacağımızı düşünüyor ve şimdiden planlar yapıyorum.<burada iskeletor gülüşü var>
yine de daha annenin karnındayken ve orada olmanın imtiyazından da faydalanarak önümüzdeki yaklaşık altı ay içinde yapabileceğin birkaç değişiklik olabileceğini düşünüyorum. dediğim gibi; iyi bir takım olabiliriz. elbette bunun için (en azından önümüzdeki 1,5 sene için kullanacağımız) sağlam bir iletişim yolu bulmalıyız. bu aralar annenin karnına sıklıkla dokunarak sana mesaj göndermeye çalışıyorum. annen yalnız kendisini rahatlatmaya çabaladığımı sanıyor fakat ben seninle annenin karnından iletişim kurabilmemizi sağlayacak alfabeyi geliştiriyorum. tabii bu konuda senin de biraz çaba göstermen gerekiyor.
elbette bunlar işin şakası güzel çocuğum. kimseyi değiştirmeye çalışmamalı. birini, yalnız senin istediğin gibi biri olduğu için değil, aslında önce kendisi olduğu için sevdiğini hatırlamalı.
bu gecelik de bu kadar olsun. yaklaşık 12 sene sonraki üçlü (ya da kim bilir belki de dörtlü) filtre kahve keyiflerimizin hayaliyle, annenin karnında sağlıkla büyü.
- baban
not: 12 sene konusunda bi' söz vermiyorum. 15 de olabilir.
tam anlamı ile senin, annenin karnında her geçen saniye büyüyor olmanın, annenin genel tutum, hâl ve davranışları üzerindeki etkisinin adı bu.
öyle ki yıllardır tanıdığım anneni, özellikle bazı konularda tanıyamıyorum. en sonda söylemem gerekeni en başta söyleyeyim; bu işin güzelliği de biraz burada aslında.
örnek mi istiyorsun? bi' kere duyularında müthiş bir hassasiyet söz konusu. evde son bir ayda - yazıyla - dört farklı sabun kullandık. bi' de şöyle ifade edeyim; annen söz konusu sürede, evde kullandığımız sabunu üç kez değiştirdi. başlangıçta insanın kulağına çok masumane geliyor, değil mi? tabii bu son sabunu bulana kadar kaç kez alışverişe çıkıldığı, bu alışverişlerin her birinde toplam kaç sabun koklandığı ya da "hah! tamam işte bu sabunu kullanabiliriz" dedikten sonra o sabunun değiştirilmesi kararına kadar en fazla kaç gün geçtiği gibi ufak detayları atladığımızdan öyle geliyor sana.
bi' başka başkalaşım ise yemek ile ilişkili. sen annenin göbeğindeki yerine kurulmadan evvel, açıkçası yemek ile pek arası olmayan biriydi. sabahları kahvaltı etmek gibi bi' alışkanlığı yoktu. fakat güne filtre kahvesini içmeden başlamazdı. ne olursa olsun; yaşadığımız günün dünyanın son günü olduğu bilgisine ulaşmış olsak dahi; o kahve içilecekti! fakat senin varlığın filtre kahveyi tahtından etti. birkaç hafta önce, henüz uyanmış ve pijamalarıyla mutfağa inmişti ki aramızda şöyle bi' diyalog geçti;
b -> baban
a -> annen
(yukarıdaki anne-baba sıralamasına gel! subliminal çalışıyorum)
b: hayatım, kahve yapıyorsan benim için de bi' kaşık koyar mısın?
a: sevgilim, canım kahve çekmiyor. hâttâ bi' iğrenme geldi bana. o yüzden yapmayacağım.
b: nasıl? kahveden mi iğreniyorsun?
a: evet, sanırım uzun bi' süre içmeyeceğim.
b: başımıza taş yağacak! (tabii bu cümleyi iç sesim kurdu)
sanırım bunun benim için ne kadar şaşırtıcı olduğunu söylememe gerek yok. açıkçası daha annenin karnındayken başardığın bu şey, yıllardır herhangi bir gün kahvesini içmeyivermesi yönünde telkinlerde bulunan fakat bu telkinlerinin hiç biri - sayıyla 0 - sonuç vermeyen eşi ve sevgilisi olarak,
gözümü korkutmadı değil. diğer taraftan gelecekte iyi bir takım olacağımızı düşünüyor ve şimdiden planlar yapıyorum.<burada iskeletor gülüşü var>
yine de daha annenin karnındayken ve orada olmanın imtiyazından da faydalanarak önümüzdeki yaklaşık altı ay içinde yapabileceğin birkaç değişiklik olabileceğini düşünüyorum. dediğim gibi; iyi bir takım olabiliriz. elbette bunun için (en azından önümüzdeki 1,5 sene için kullanacağımız) sağlam bir iletişim yolu bulmalıyız. bu aralar annenin karnına sıklıkla dokunarak sana mesaj göndermeye çalışıyorum. annen yalnız kendisini rahatlatmaya çabaladığımı sanıyor fakat ben seninle annenin karnından iletişim kurabilmemizi sağlayacak alfabeyi geliştiriyorum. tabii bu konuda senin de biraz çaba göstermen gerekiyor.
elbette bunlar işin şakası güzel çocuğum. kimseyi değiştirmeye çalışmamalı. birini, yalnız senin istediğin gibi biri olduğu için değil, aslında önce kendisi olduğu için sevdiğini hatırlamalı.
bu gecelik de bu kadar olsun. yaklaşık 12 sene sonraki üçlü (ya da kim bilir belki de dörtlü) filtre kahve keyiflerimizin hayaliyle, annenin karnında sağlıkla büyü.
- baban
not: 12 sene konusunda bi' söz vermiyorum. 15 de olabilir.
21 Haziran 2014 Cumartesi
nasihat - I
bugün kısa tutacağım ve bir nasihat verip bitireceğim (aslında bu nasihat olayını daha sık yapmayı düşünüyorum fakat birazdan okuyacağın ilk nasihat diğerlerini okumada ve değerlendirmede temel ölçütün ya da enstrümanın olmalı diye düşünüyorum);
seni büyütürken hatalar yapacağım, o hataların bir kısmını hemen düzelteceğim, bir kısmının hata olduğunu belki yıllar sonra anlayacağım, düzeltemeyeceğim, bir kısmınıysa...
sadede geleyim;
"Unutma; ben de bir ebeveyn olmadan evvel genç ve kafası karışık biriydim. tıpkı senin gibi."
seni büyütürken hatalar yapacağım, o hataların bir kısmını hemen düzelteceğim, bir kısmının hata olduğunu belki yıllar sonra anlayacağım, düzeltemeyeceğim, bir kısmınıysa...
sadede geleyim;
"Unutma; ben de bir ebeveyn olmadan evvel genç ve kafası karışık biriydim. tıpkı senin gibi."
17 Haziran 2014 Salı
ilk ebeveynlik dürtüleri - koruma ve kollama
yavrucuğum, hatırlıyorsun değil mi? önceki yazılarımdan birinde toplumun annelik ve babalık kurumlarına bakışına dair bir eleştiri getirmiştim. işte şimdi onu biraz açacağım.
aslında bugün; 17.06.2014 salı, üçüncü ay kontrolü için hekim teyzene gitmeyi planlıyorduk. son gidişimizden bugüne dört haftayı neredeyse doldurmuş olacaktık. bu kontroller rutin hale getirilmiş. seninle sayende öğreniyoruz işte bunları :)
sadede geleyim. bugün gitmeyi planlıyorduk fakat geçen hafta perşembe günü (12.06.2014) biraz da apar topar gittik. apar topar gittik zira o çarşambayı perşembeye bağlayan gece annenin ateşi 38.1 derece oldu. yüksek ateşin yanında, annen bacak kemiklerinde ve başında ciddi ağrı çekiyordu. titreme ve üşüme hissi ve hareketlerinde yavaşlama ise diğer belirtiler arasında ateşten sonra en tedirgin edici olanlardı. açıkçası çok endişelendim. annen biraz nane molladır zaten, fakat bu farklı geldi. telaşlanmış olsam da "birilerinin soğukkanlı ve dirayetli olması gerekliliği kuralı" aklımdan çıkmadı. bir yandan kafamda 1001 soru volta atarken diğer yandan anneni "aklına düşen kötümser düşünceler"den uzaklaştırmaya çabalıyordum.
annene grip olduğunu, tüm belirtilerin buna işaret ettiğini söyledim. çoğu zaman bu ve benzeri nitelikte ve içerikteki sebep-sonuç tipi akıl yürütmelerime güvense de henüz tanışmaya başladığı annelik içdürtüleri, biraz karakterinin de etkisiyle "başka bi' şey olmasın?" ya da "sanki farklı bi' şey" gibi cümleler kurduruyordu. "karakterinin de etkisiyle" dedim, bunu biraz açayım; zaten yavaş yavaş tanıyacaksın fakat şimdiden bilmende fayda görüyorum, annen bu tip durumlar ve bağlamlarda pesimist yani kötümser yaklaşanlardandır.
anneannen bu durumları yaşamış, deneyimli biri olduğundan ona danışmaya karar verdik. anneni hemen soğuk suyun altına sokmayı önerdi ve uyguladı. banyodan çıktığında annen rahatlamış, ateşi biraz da olsa düşmüştü. hareketleri yeterince hızlı olmasa da belirgin yavaşlık gözlenmiyordu. fakat bu durum uzun sürmedi. yaklaşık üç saat sonra annen yine üşümeye, titremeye ve vücudunun belli yerlerinde şiddetli ağrı hissetmeye başladı. bu üç saat boyunca, bir yandan anneni gözlemlerken diğer taraftan alternatif yollar tespit etmeye odaklandım. bu yollardan biri de hekim teyzene danışmaktı. bu yola saptım zira ikinci ateş ve ağrı dalgası birinciden farksızdı. diğer belirtiler de tekrar gözlemlenebilir olduğundan vakit kaybetmeden hekim teyzeni aradım.
telaşsız fakat ciddi bir ses tonu ile annenin durumunu anlattım. "annemizin grip geçirdiğini tahmin ediyorum" dedi ve ekledi; "ateş, gebelikte istemediğimiz bir şeydir, önce ateşini düşürelim". öyle de yaptık. nasıl olduğunu büyüyünce anlatırım. ancak konuşmamız sırasında senin nasıl olduğunu merak ettiğimizi, aslında gelecek hafta üçüncü ayı dolduracağın için gelmeyi planladığımızı fakat içinde olduğumuz durum nedeniyle yarın gelmek istediğimizi söyledik. sabah saat onbir için randevulaştık.
o gece sabaha kadar uyku girmedi gözüme. annen üstünü örtmesin, ateşi yükselmesin diye bir gözüm hep açıktı. tamam itiraf ediyorum; sabaha karşı dayanamamış, ikinci gözümü de dinlendirmeye başlamışım.
annen sabah kalktığımızda daha iyiydi. vücut sıcaklığı düşmüş, normale gerilemişti. sanırım bir rahatlama ve mutlu olma anıydı benim için. yine de hekim teyzene gidene kadar içimi bir şeyler kemirdi.
giderken annen yarı pesimist yarı optimist bir heyecan içindeydi; "çocuğumuza bi' şey olmamıştır değil mi hayatım?" o gün, otomobilimizin içinde hekim teyzene giderken anladım ki annen seni tekrar görebilmek için dünyaları verirdi. hâttâ canını bile.
görüşmemiz başlar başlamaz hekim teyzen annenin tedirginliğini hissetti. onu iyi gördüğünü söyleyip biraz sakinleştirdikten sonra seni görmek üzere diğer odaya geçtik.
açıkçası kocaman olmuşsun. ultrasonun nimeti, seni bize ifşa etti. bedenini, bir insan bedeninin minyatürü şeklinde görebildiğim an gülümsedim. annen güvercin tedirginliğinde bakışlar attı senin olduğun ekrana ve...
hareket ettin. evet, hem de öyle hareket ettin ki bir anda gülüşmelerle yankılandı oda.
fakat burada önemli olan yaptığın hareketin niteliği babacığım. ne mi yaptın? türkçe'deki "kıçını dönmek" fiilinin hakkını verdin.
açıkçası hayatım boyunca birinin bana kıçını dönmesine bu kadar sevinmemiştim.
sen çok yaşa e mi!
aslında bugün; 17.06.2014 salı, üçüncü ay kontrolü için hekim teyzene gitmeyi planlıyorduk. son gidişimizden bugüne dört haftayı neredeyse doldurmuş olacaktık. bu kontroller rutin hale getirilmiş. seninle sayende öğreniyoruz işte bunları :)
sadede geleyim. bugün gitmeyi planlıyorduk fakat geçen hafta perşembe günü (12.06.2014) biraz da apar topar gittik. apar topar gittik zira o çarşambayı perşembeye bağlayan gece annenin ateşi 38.1 derece oldu. yüksek ateşin yanında, annen bacak kemiklerinde ve başında ciddi ağrı çekiyordu. titreme ve üşüme hissi ve hareketlerinde yavaşlama ise diğer belirtiler arasında ateşten sonra en tedirgin edici olanlardı. açıkçası çok endişelendim. annen biraz nane molladır zaten, fakat bu farklı geldi. telaşlanmış olsam da "birilerinin soğukkanlı ve dirayetli olması gerekliliği kuralı" aklımdan çıkmadı. bir yandan kafamda 1001 soru volta atarken diğer yandan anneni "aklına düşen kötümser düşünceler"den uzaklaştırmaya çabalıyordum.
annene grip olduğunu, tüm belirtilerin buna işaret ettiğini söyledim. çoğu zaman bu ve benzeri nitelikte ve içerikteki sebep-sonuç tipi akıl yürütmelerime güvense de henüz tanışmaya başladığı annelik içdürtüleri, biraz karakterinin de etkisiyle "başka bi' şey olmasın?" ya da "sanki farklı bi' şey" gibi cümleler kurduruyordu. "karakterinin de etkisiyle" dedim, bunu biraz açayım; zaten yavaş yavaş tanıyacaksın fakat şimdiden bilmende fayda görüyorum, annen bu tip durumlar ve bağlamlarda pesimist yani kötümser yaklaşanlardandır.
anneannen bu durumları yaşamış, deneyimli biri olduğundan ona danışmaya karar verdik. anneni hemen soğuk suyun altına sokmayı önerdi ve uyguladı. banyodan çıktığında annen rahatlamış, ateşi biraz da olsa düşmüştü. hareketleri yeterince hızlı olmasa da belirgin yavaşlık gözlenmiyordu. fakat bu durum uzun sürmedi. yaklaşık üç saat sonra annen yine üşümeye, titremeye ve vücudunun belli yerlerinde şiddetli ağrı hissetmeye başladı. bu üç saat boyunca, bir yandan anneni gözlemlerken diğer taraftan alternatif yollar tespit etmeye odaklandım. bu yollardan biri de hekim teyzene danışmaktı. bu yola saptım zira ikinci ateş ve ağrı dalgası birinciden farksızdı. diğer belirtiler de tekrar gözlemlenebilir olduğundan vakit kaybetmeden hekim teyzeni aradım.
telaşsız fakat ciddi bir ses tonu ile annenin durumunu anlattım. "annemizin grip geçirdiğini tahmin ediyorum" dedi ve ekledi; "ateş, gebelikte istemediğimiz bir şeydir, önce ateşini düşürelim". öyle de yaptık. nasıl olduğunu büyüyünce anlatırım. ancak konuşmamız sırasında senin nasıl olduğunu merak ettiğimizi, aslında gelecek hafta üçüncü ayı dolduracağın için gelmeyi planladığımızı fakat içinde olduğumuz durum nedeniyle yarın gelmek istediğimizi söyledik. sabah saat onbir için randevulaştık.
o gece sabaha kadar uyku girmedi gözüme. annen üstünü örtmesin, ateşi yükselmesin diye bir gözüm hep açıktı. tamam itiraf ediyorum; sabaha karşı dayanamamış, ikinci gözümü de dinlendirmeye başlamışım.
annen sabah kalktığımızda daha iyiydi. vücut sıcaklığı düşmüş, normale gerilemişti. sanırım bir rahatlama ve mutlu olma anıydı benim için. yine de hekim teyzene gidene kadar içimi bir şeyler kemirdi.
giderken annen yarı pesimist yarı optimist bir heyecan içindeydi; "çocuğumuza bi' şey olmamıştır değil mi hayatım?" o gün, otomobilimizin içinde hekim teyzene giderken anladım ki annen seni tekrar görebilmek için dünyaları verirdi. hâttâ canını bile.
görüşmemiz başlar başlamaz hekim teyzen annenin tedirginliğini hissetti. onu iyi gördüğünü söyleyip biraz sakinleştirdikten sonra seni görmek üzere diğer odaya geçtik.
açıkçası kocaman olmuşsun. ultrasonun nimeti, seni bize ifşa etti. bedenini, bir insan bedeninin minyatürü şeklinde görebildiğim an gülümsedim. annen güvercin tedirginliğinde bakışlar attı senin olduğun ekrana ve...
hareket ettin. evet, hem de öyle hareket ettin ki bir anda gülüşmelerle yankılandı oda.
fakat burada önemli olan yaptığın hareketin niteliği babacığım. ne mi yaptın? türkçe'deki "kıçını dönmek" fiilinin hakkını verdin.
açıkçası hayatım boyunca birinin bana kıçını dönmesine bu kadar sevinmemiştim.
sen çok yaşa e mi!
10 Haziran 2014 Salı
bağ kurmak
seninle tanışalı (aslında tanışmak değil de tanımak daha uygun duruyor) bugün 18 gün oldu. dile kolay!
(öyle deme; yaşlanınca zaman değerleniyor. bu zaman kavramına bir başka yazıda değineceğim. şimdi asıl meselemize odaklanalım).
dedim ya, hekimimizin teknolojik oyuncaklarıyla annenin karnında seni bize gösterdiği günden beri 18 gün geçti. elbette o sırada yalnızca birkaç milyon hücreden meydana geliyordun. fakat organların oluşmuşlardı (en azından birçoğu), hekim teyzen öyle söyledi. hâttâ annenle kalbini dinledik, yalnız birkaç saniyeliğine. yüzümdeki mutluluğu gören hekim teyzen öyle bir el çabukluğu ile kapattı ki oyuncağını... o birkaç saniyenin etkisiyle "gelecekte davul çalar mı acaba?" diye içimden geçti. sanırım tam o sırada ekranı kapatmaya karar verdi hekim hanım. tuhaf biliyorum. yani hekim hanım.
ne diyordum? bağ kurmak. ilginç bir fiil bu; hem soyut hem somut anlamı var. örneğin senin annenle hem somut bir bağın (kordon), hem soyut bir bağın var (annelik-evlatlık bağı). benimle mi? seninle aramızdaki bağa babalık-evlatlık bağı deniyor. annenle aranızdaki o somut bağ, toplumsal ve hâttâ bilimsel bakış açısına göre annenle aranızdaki soyut bağın, seninle aramızdaki soyut bağdan daha kuvvetli olmasını sağlıyormuş. açıkçası işin bu kısmı ile şimdilik ilgilenmiyorum.
seninle aramızdaki bu bağı ilk defa seni o ekranda gördüğümde hissettim. sonra mı? sonra o minik yüreğinin sesini duyduğumda, on yıllar, hâttâ yüz yıllar boyu, bir yandan köklerini toprağın derinliklerine salarken diğer yandan dallanıp budaklanan bir ağacın hissettikleri birkaç saniyeliğine bedenimi ve ruhumu doldurdu.şimdi aramızdaki bağın içime düşen tohumları giderek güçleniyor.
"yalnız birkaç saniye dinledikten sonra bunca şey oldu ha?" diye soracaksın ileride biliyorum. fakat asıl soru bu değil bence. asıl soru şu;
"peki bu iyi bi' şey mi?"
henüz doğmamış, annesinin karnında büyümekte olan ve fetus denen canlı ile bağ kurmak nasıl bir psikolojiyi işaret eder? sağlıklı mıdır bunu yapmak? değil midir?
bilmiyorum. bildiğim bir şey varsa, senin dünyaya gelmeni çok istememin bütün dünyamı kapladığıdır.
bunu daha sonra derinlemesine irdeleyeceğim. fakat bugünlük burada bitireyim.
dilerim rahat bir gün geçirmişsindir. keyfini çıkar.
(öyle deme; yaşlanınca zaman değerleniyor. bu zaman kavramına bir başka yazıda değineceğim. şimdi asıl meselemize odaklanalım).
dedim ya, hekimimizin teknolojik oyuncaklarıyla annenin karnında seni bize gösterdiği günden beri 18 gün geçti. elbette o sırada yalnızca birkaç milyon hücreden meydana geliyordun. fakat organların oluşmuşlardı (en azından birçoğu), hekim teyzen öyle söyledi. hâttâ annenle kalbini dinledik, yalnız birkaç saniyeliğine. yüzümdeki mutluluğu gören hekim teyzen öyle bir el çabukluğu ile kapattı ki oyuncağını... o birkaç saniyenin etkisiyle "gelecekte davul çalar mı acaba?" diye içimden geçti. sanırım tam o sırada ekranı kapatmaya karar verdi hekim hanım. tuhaf biliyorum. yani hekim hanım.
ne diyordum? bağ kurmak. ilginç bir fiil bu; hem soyut hem somut anlamı var. örneğin senin annenle hem somut bir bağın (kordon), hem soyut bir bağın var (annelik-evlatlık bağı). benimle mi? seninle aramızdaki bağa babalık-evlatlık bağı deniyor. annenle aranızdaki o somut bağ, toplumsal ve hâttâ bilimsel bakış açısına göre annenle aranızdaki soyut bağın, seninle aramızdaki soyut bağdan daha kuvvetli olmasını sağlıyormuş. açıkçası işin bu kısmı ile şimdilik ilgilenmiyorum.
seninle aramızdaki bu bağı ilk defa seni o ekranda gördüğümde hissettim. sonra mı? sonra o minik yüreğinin sesini duyduğumda, on yıllar, hâttâ yüz yıllar boyu, bir yandan köklerini toprağın derinliklerine salarken diğer yandan dallanıp budaklanan bir ağacın hissettikleri birkaç saniyeliğine bedenimi ve ruhumu doldurdu.şimdi aramızdaki bağın içime düşen tohumları giderek güçleniyor.
"yalnız birkaç saniye dinledikten sonra bunca şey oldu ha?" diye soracaksın ileride biliyorum. fakat asıl soru bu değil bence. asıl soru şu;
"peki bu iyi bi' şey mi?"
henüz doğmamış, annesinin karnında büyümekte olan ve fetus denen canlı ile bağ kurmak nasıl bir psikolojiyi işaret eder? sağlıklı mıdır bunu yapmak? değil midir?
bilmiyorum. bildiğim bir şey varsa, senin dünyaya gelmeni çok istememin bütün dünyamı kapladığıdır.
bunu daha sonra derinlemesine irdeleyeceğim. fakat bugünlük burada bitireyim.
dilerim rahat bir gün geçirmişsindir. keyfini çıkar.
9 Haziran 2014 Pazartesi
hello world
bilgisayar ile büyümenin getirilerinden (yoksa kayıplarından mı demeliydim?) biri de bu işte çocuğum; öğrenmeye başladığın her konuda aslında bir "beginner" dahi olmadığını hatırlamak ve ilerlemek için bir başlangıç noktası olarak "hello world"ü benimsemek.
ben de "babalık" kavramını öğrenmeye başlayacağım. seninle. o yüzdendir ki burada "world" sen oluyorsun; yeni bir dünya. ve ben sana "melaba" diyerek başlıyorum.
bir yetişkine pek de yakışır bir selam verme şekli değil bu "melaba", kabul. fakat ilişkimizi salt ciddiyet üzerine inşaa etmememiz gerektiğinin bir hatırlatıcısı olarak buraya not düşüyorum. bu aralar seni düşünmekten, hatırlamakta zorluk yaşadığım bir gerçek sonuç itibariyle.
saklayacak değilim, bir yandan anneni güvende hissettirmeye ve sağlığına odaklanmaya çabalarken diğer taraftan senin, annenin karnındaki yolculuğun boyunca nasıl olduğunu merak edeceğim. sanırım bu yalnız senin yolculuğun olmaktan bu noktada çıkıyor. bu üçümüzün yolculuğu ve burada başlıyor. ve ben merakla fakat sabrederek bir sonraki günü bekliyorum.
işte bu blog da meraklarımın, merak ederken yaşadıklarımın ve hissettiklerimin bir aynası olacak. bu bana iyi gelecek diye düşünüyorum. fakat hayat ekseriyetle düşündüklerin ve planladıklarından farklı seyreder. bu da sana ilk ve daha doğmadan nasihatim olsun.
büyüyünce arkadaşlarına "benim babam bana daha doğmadan evvel nasihat verirdi" diye hava atarsın.
biraz tuhaf bi' başlangıç oldu, biliyorum. yine de bu blog birinci amacına hizmet ediyor demektir. ikinci amacı mı? sen doğ hele. biraz büyüdükten sonra o amacına hizmet edip etmediğini de göreceğiz.
şimdilik o küçük yuvanda iyi olman dileğiyle.
not: arada bir annene verdiğin rahatsızlık dolayısıyla, annene "sana rahatsızlık veriyorsa kızayım biraz" diyorum ya hani; idare et ;)
ben de "babalık" kavramını öğrenmeye başlayacağım. seninle. o yüzdendir ki burada "world" sen oluyorsun; yeni bir dünya. ve ben sana "melaba" diyerek başlıyorum.
bir yetişkine pek de yakışır bir selam verme şekli değil bu "melaba", kabul. fakat ilişkimizi salt ciddiyet üzerine inşaa etmememiz gerektiğinin bir hatırlatıcısı olarak buraya not düşüyorum. bu aralar seni düşünmekten, hatırlamakta zorluk yaşadığım bir gerçek sonuç itibariyle.
saklayacak değilim, bir yandan anneni güvende hissettirmeye ve sağlığına odaklanmaya çabalarken diğer taraftan senin, annenin karnındaki yolculuğun boyunca nasıl olduğunu merak edeceğim. sanırım bu yalnız senin yolculuğun olmaktan bu noktada çıkıyor. bu üçümüzün yolculuğu ve burada başlıyor. ve ben merakla fakat sabrederek bir sonraki günü bekliyorum.
işte bu blog da meraklarımın, merak ederken yaşadıklarımın ve hissettiklerimin bir aynası olacak. bu bana iyi gelecek diye düşünüyorum. fakat hayat ekseriyetle düşündüklerin ve planladıklarından farklı seyreder. bu da sana ilk ve daha doğmadan nasihatim olsun.
büyüyünce arkadaşlarına "benim babam bana daha doğmadan evvel nasihat verirdi" diye hava atarsın.
biraz tuhaf bi' başlangıç oldu, biliyorum. yine de bu blog birinci amacına hizmet ediyor demektir. ikinci amacı mı? sen doğ hele. biraz büyüdükten sonra o amacına hizmet edip etmediğini de göreceğiz.
şimdilik o küçük yuvanda iyi olman dileğiyle.
not: arada bir annene verdiğin rahatsızlık dolayısıyla, annene "sana rahatsızlık veriyorsa kızayım biraz" diyorum ya hani; idare et ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
